GİRİŞİMCİ: DIŞI SENİ, İÇİ BENİ YAKAR!

Hani davulun sesi uzaktan kulağa hoş gelirmiş ya, işte girişimcilikle ilgili de durum biraz öyle. Karamsar bir tablo çizeceğimi sanmayın, sadece hemen öngörülemeyecek bir takım noktalara temas etmek niyetindeyim. Yoksa herkes ne kadar Pollyanna olduğumu bilir.

Her şeyden önce girişimciliğin, kendi işini yapmanın herkesin işi olmadığını düşünüyorum. Bazı kişilikler için çok daha uygun iken, bazı kişilikler için tamamen uzak durulması gereken bir olgu bu. Bunun doğrusu yanlışı yok, iyisi kötüsü de yok. Bu tamamen sizin hayatta ne istediğinizle, neyi öncelik belirlediğinizle alakalı bir durum. Bu nedenle üzerinize alınmayın ama söyleyeceklerim sizin için ne kadar uygun değerlendirin.

Öncelikle belirsizlikle aranız nasıldır? Hayatta her şeyiniz planlı programlı olsun, önünüzü görebilin, bütçenizi kontrol altında tutabilin, gün içinde öğünlerini atlamayın, tatillerinizi planladığınız gibi yaşayabilin gibi noktalar sizin için ne kadar önemlidir? Bunların ne kadarından vazgeçebilirsiniz? Sanıldığının aksine kendi işini yapan bir kişi için özellikle ilk 3 ile 5 yıl, belirsizlik artık bir yaşam şekli olmaktadır. Gün içindeki her plan değişmeye mahkumdur, bütçe planlamak büyük bir beceri sonucu mümkün olur, tatil ise ancak fırsat buldukça değerlendirilen boş zamanlara verilen isim olarak hayatta yerini alır. Belirsizlik ilk adapte olunması gereken, benimsenmesi ve uygun bir şekilde akışa bırakılması öğrenilen bir durum olur. Şimdi bunlar size ters geliyorsa veya en azından rahatsız ediyorsa, bir kere daha değil, on kere daha düşünün gerçekten kendi işinizi yapmak istiyor musunuz?

Risk alır mısınız? Yoksa risk hayatta minimize edilmesi gereken bir olgu mudur sizin için? Düşünüp – taşınıp, hesaplayıp – danışıp da mı kararlar alırsınız? Yoksa mideniz zaten size ne olması gerektiğini söyler, siz de o doğrultuda yürür gider misiniz? Kendi işinizi yaptığınızda risk artık günlük hayatın standart bir öğesidir. Onu dışlamanız, yok saymanız, minimize etmeniz bir hayaldir. Adeta gölgeniz olur sizin. Karşınıza çıkan durumlarda biraz midenizin sesini dinleyip, belki çok güvenebileceğiniz bir iki kişiye danışmak suretiyle hızla karar vermeniz gerekir. Çoğu zaman yalnızsınızdır ve riski tek başınıza almak zorundasınızdır. Maalesef aynı hedefe odaklandığınız bir ortağınız yoksa günlük hayatta sıklıkla başvurduğumuz, bizi rahatlatan bir başkası ile riski paylaşabilme lüksünden de uzaksınızdır. Oysa patronlar, iş arkadaşlarımız, hatta bazen işi devrettiğimiz çalışanlarımız veya üçüncü partiler nasıl da güzel paylaşıverirler o riskleri bizimle… Bu da mı ters geldi? Kaderime boğun eğmem ve risklerle savaşırım mı diyorsunuz? Yol hala yakınken siz vazgeçin derim ben bu kendi işini yapma sevdasından…

Eveeet, ne kadar cesursunuz? Burnunuzu sokmaktan korkuyor musunuz? Bir ürünü ilk deneyen olmaktan korkuyor ve önce birileri denesin ona göre ben de denerim mi diyorsunuz? Yoksa keşfedilmemişin bile içinden bir şeyler keşfetmek arzusuyla yanıp tutuşuyor musunuz? Evet işte bu soruya cevabınız evet ise, siz kendi işini yapabilecek bir potansiyel sergiliyorsunuz. En olmayacak şeyleri denemeye heveslenmeniz, hiç olmayacak bir anda, sonrasının öngörüsüyle, aslında hayır diyebilecek cesareti bulabilmeniz gerekir kendi işinize atıldığınızda. Biraz gözü kara olmanız, korkunuzu dengelemeniz gerekir.

Elbette girişimci olmanın özellikleri ve ihtiyaçları bu kadar değil. Bir google araması ile birçok başka özellik çıkacak karşınıza. Bunlar benim tecrübelerimden öncelikle aktarmayı tercih ettiklerim. Arkadaşlarıma da bana sorduklarında öncelikle bunları aktarıyorum. Çünkü bence siz zaten hayal gücü yüksek, yaratıcı, yeni fikirlere sahip, çok yönlü düşünebilen ve başarılı olmayı hedefleyen biri değilseniz, böylesi bir maceraya atılmayı da düşünmezsiniz. Ancak yıllar boyunca, ay sonunda belirli bir maaşın hesabınıza otomatik ve sistematik olarak yatırılmış olduğu, kariyer planlarınız yapılarak alternatiflerin sunulduğu, olası risklerin sizden önce o pozisyonu dolduranlar tarafından tecrübe edilerek aktarıldığı ve en önemlisi bir misyon ve vizyonun belirlenmiş bir şekilde önünüze konulduğu bir takım firmalarda çalışmış iseniz, bu bahsettiğim üç ana nokta en çok sizin için yabancı olacaktır; belirsizlik – belirlilik, öngörülemeyen risk – öngörülen olası riskler, cesaret – azim.

Kendi işini yapmanın pek çok olumlu ve sizi tatmin edecek tarafı var. Ancak bu yazının amacı sizi hayallere boğmak değil, biraz belki de uyarı olmak idi.

Bir arkadaşım şöyle derdi hep: demedi demeyin, Demet’i dinleyin. :)

Tasarımcı gibi düşünmek

Artık her gün yeni bir pazarlama terminolojisi ve yaklaşımı ile karşılaşmak mümkün. Her biri hakkında ardından onlarca kitap yazılıyor, makaleler yayınlıyor, şirketlere bu terminolojileri öğrenip uygulayabilmeleri için eğitimler üretiliyor, stratejiler bu doğrultuda yeniden gözden geçiriliyor. Hatırlasanız Mor İnek girdi hayatımıza, sonra Mavi Okyanus Stratejisi ve derken daha bir çokları geldi arkasından. “Design thinking” de son zamanların en populer yaklaşımı.  Açıkçası henüz kimsenin bunun ne demek olduğunu tam olarak anladığını sanmıyorum. (Biz Virtua’da yapmaktayız diye iddia edeceğim şimdi, siz de ukalalık sayacaksınız ama doğru!)

Design thinking yaygın olarak “tasarımcı düşünce” olarak geçiyor Türkçede. Temelinde de düşüncelerinizi inovatif bir yaklaşımla tasarlayabilmeniz yatıyor.

Bu yaklaşım IDEO sayesinde hayatımıza girdi aslında. IDEO’nun kurucularından Tim Brown’un tanımı şöyle:

“Design Thinking is a discipline that uses the designer’s sensibility and methods to match people’s needs with what is technologically feasible and what a viable business strategy can convert into customer value and market opportunity.”

“Tasarımcı düşünce,  bir tasarımcının hassasiyetini ve metotlarını, uygulanabilir bir teknoloji ve tüketici için değer yaratarak bir Pazar fırsatı yakalayacak stratejiyi, tüketici ihtiyaçlarını karşılamak üzere kullanan bir disiplindir.”

Bundan anlaşılabilecek olan; tasarımcı düşünce öncelikle bir tasarımcının henüz karşılanmamış bir tüketici ihtiyacını tespit etmesiyle başlıyor. Bu ihtiyaç mevcut kaynaklar dahilinde hayata geçirilmeye çalışılıyor. Buraya kadar her şey hep bildiğimiz yöntemlerle aynı, e ne farkı var ki diyorsunuz değil mi? Ancak tasarımcı düşünce bu süreci sadece bir tasarımcının ellerine emanet etmiyor. O güne kadar kendilerini “tasarımcı” olarak tanımlamamış pek çok farklı takım oyuncusunun, tasarımcı düşünce yapısıyla bir arada çalışmasıyla tasarımcı düşünce gerçekleşiyor. Fark işte burada.

Tasarımcı düşünce için pek çok farklı uzman bir arada çalışıyor. Tasarımcı düşünce, tasarımcının sadece kendisi ile değil, aslında düşünce yapısıyla ilgileniyor. Bu nedenle sürece dahil olan tüm farklı uzmanlıkların bir tasarımcı gibi düşünmesini ön koşul koyuyor.

Tasarımcı nasıl mı düşünür? Bir tasarımcı insanların ihtiyaçlarını anlamaya odaklanmış ve bunun için pek çok beceri geliştirmiştir. Temel hedefi mevcut sistemin içinde insan davranışlarını gözlemlemek, davranışlarına odaklanarak bocaladıkları, zorlandıkları alanları tespit etmek ve bunları yeni fırsatlara dönüştürecek fikirler geliştirmektir.

Ofislerinizde kordonu dolanmakta olan masa telefonu ile farklı şekillerde baş etmeye çalışan arkadaşlarınızı gözünüzün önüne getirmeye çalışın; kordonu çıkartıp dolanmasını çözüp tekrar kordonu telefona bağlayanlar, iki kişi bir ucundan tutarak çözmeye çalışanlar, masanın üzerine çıkıp aşağıya serbestçe sarkıtarak çözmeye çalışanlar… Gözünüzün önüne gelmiştir işte o anlar, aralarında oldukça komik sahneler de var.

Oysa kordonun dolanma sebebi insanların çoğunun sağ elini kullandığı halde sol eliyle telefonla konuşuyor olmasından kaynaklanıyor. Masanın sağ köşesine yerleştirilen telefonu sağ elinizle alıyor, bir tur döndürüp sol kulağınıza geçiriyorsunuz. Konuşma bittiğinde ise yine bir tur döndürmek suretiyle sağ elinizle yerine yerleştiriyorsunuz. Günde 10 kez telefonla konuşsanız, biraz önce hatırladığınız komik sahnelerden birinin başrol oyuncusu olabilirsiniz.

Tasarımcı bunu fark ederek telefonları masanın sol tarafına yerleştirmeyi düşünendir işte.

Hayatımızı kolaylaştıracak pek çok inovatif fikir işte böylesine gözlemlerin sonucunda geliştiriliyor. Görüldüğü gibi çok da büyük maliyetler gerektirmeyen bir çözüm önerildi telefon kordonu için. Günlük hayatta farkına varmadığımız bunun gibi o kadar çok fırsat var ki aslında!