EMSALSİZ ÇALIŞAN DENEYİMİ ASLINDA KİM İÇİN İCAT EDİLDİ?

Emsalsiz ürün yaratmak gerekirdi önceleri, sonraları emsalsiz bir duygusal bağ kurmak gerekti. Şimdilerde bu da yetmiyor ve emsalsiz bir deneyim yaşatmak gerekiyor. Bahsedeceğim konu sizin markalarla ilişkiniz hakkında değil ama. Bu defa konu, müşteri deneyimi değil, çalışan deneyimi. Bu da nedir diyenleriniz olacaktır, birinci elden, yurdumuzda bunu hakkıyla ilk kez yapandan bilgi almak isterseniz, Bora Özkent’i önereceğim size. Ama benim konu hakkında başkaca söyleyeceklerim var.

19 Mayıs vesilesiyle gündem gençler; gerçi 30 yaşın altındaki gençlerin nüfusun %50’sini oluşturmaları nedeniyle zaten her zaman gündemdeler ama 19 Mayıs’ın yeri ayrı. Biz de Virtua olarak, Mayıs ayı Türkiye’nin Aklını Okuyoruz çalışmamızı gençlere ayırdık. Ama özellikle Y kuşağını anlamaya çalıştık ve hatta iş hayatındaki Y kuşağına odaklandık.

Kim ola ki bu Y kuşağı diyenler olursa; 1980-1990 arası doğanlara Y kuşağı deniyor. Ancak Türkiye’de Y kuşağı dediğimizde bu yaş grubundan belirli bir gruba hitap etmek ve ebeveynlerine dikkat çekmek gerekiyor. Y kuşağı öncesindeki kuşağa, 1965 ile 1980 arasında doğanlara ise X kuşağı deniyor. Bu X kuşağının içinden belirli kesim, özellikle 1980-90 yılları arasında Türkiye’ye akan çokuluslu firmaların politikaları sonucunda çok iyi imkanlar ve yüksek ücretler ile istihdam edildi ve yaşıtlarından ve kendilerinden önceki nesilden çok daha ileri bir zenginlik seviyesine ulaştı. Çoğunlukla tek çocuğu tercih eden bu kesim, kendinden önceki hiçbir kuşağın Türkiye’de sahip olmadığı bir refah düzeyi içine doğan çocuklarına da bolca özgüven pompaladı. Böyle bir ortamda yetişen Y kuşağı olarak isimlendirdiğimiz bu çocuklar şimdi, ofislerimizde benim de içinde olduğum X kuşağını “ben seninle ne yapacağım” dedirten gençler oluverdiler.

Bu gençlerimizin ortak özelliklerinden bazılarını sizi yer yer gülümsetecek yer yer de yumruğunuzu sıktıracak bir iki örnekle aktarayım;

Acil bir evrak lazımdır. Departmanınızdan birinin kolayca bulup getirebileceği bu evrakı istemek için Y kuşağı odasına girersiniz. Ama o da ne? 10 kişilik departmanda bir tek kişi bile yoktur! Sigara içmeyen çalışanlarınız bile sigara molasındadır. Cevap basit “ama arkadaşlarım sigaraya çıkmıştı ben de onlarla çıktım”.

Çalışarak deneyim kazanmak, gerekirse uzunca bir süre aynı işi tekrar tekrar yapmak gerektiğine ve yine çalışarak terfiyi ve kariyer imkanlarını hak etmek gerekliliğine inanan X kuşağı mensupları olarak, 6 aylık Y kuşağı çalışanınızdan gelen “ama bunlar çok gereksiz ve basit işler, ben artık tatmin olmuyorum ve bana katkısı olacak işler yapmak istiyorum” talebine ne diyeceğinizi şaşırırsınız.

Y kuşağı çalışanınıza öğrenmesi ve her şeyden önce gizli bilgi içermesi nedeniyle delege ettiğiniz işi yapıyor olmasını beklediğiniz anda masasında bu işle değil, bambaşka bir işle ilgilendiğini görür ve dehşete kapılırsınız. Ve daha da büyük bir dehşet içinde verdiğiniz işin, çok basit ve el oyalayıcı olması nedeniyle stajyerlere teslim edildiğini öğrenirsiniz.

Örnekleri çoğaltmak mümkün ama sonu yok. Sonuçta tipik bir Y kuşağı mensubu size “eğlenmiyorum, öğrenmiyorum” gibi bahanelerle gelir. Onlar için ne zaman müdür olacakları önemli olsa da nasıl bir süreçte müdür olacakları daha da önemlidir. Nitekim zaten aslında onlar işe girdikleri gün itibariyle müdürlüğü hak etmişlerdir!

Bu çalışma buradan aktaramayacağım kadar detaylı ama merak ettiyseniz bundan daha fazlasını TAO Mayıs konusu linkinden okuyabilirsiniz. Ama bunların bana düşündürdüğü konu deneyim mevzusunun bu Y kuşağının vesilesiyle ortaya çıkmış olduğu. Onlar için markalarla kurdukları ilişkide de, özel hayatlarında kurdukları birebir ilişkilerde de yaşanılan deneyim ve ne kadar katılımcı olabildikleri bu kadar önemliyken, uzun saatler geçirmek zorunda oldukları ofiste nasıl bir deneyim yaşadıkları neden önemsiz olsun ki? Deneyim derken sadece renkli bir ortam, fonda müzik gibi detaylar gelmesin aklınıza. Tüm süreç bir deneyim ve oldukça özenli bir şekilde planlanması gerekiyor.

Fikir üretebilmeleri için bazen evinize davet etmeniz, bazen kumsalda dans etmeniz gerekebiliyor. Ama işin özünde grup olarak hareket etmeyi sevdikleri ve bundan da takım çalışmasını değil, hep birlikte çalışmayı anladıklarını unutmamalısınız. X kuşağı ile en büyük farklılıklarından biri de bu sanırım. X’ler takım oyuncalarının görev tanımlarını, her görevin önündeki basamakların tanımlanmış olmasını, takım liderinin de belirli olmasını isterler. Lider olmak için çalışmak ve hak etmek gerekir. Oysa bir Y kuşağı için her projede yeni bir lider yaratılır.

Biz X’ler için bu kuşak keşfedilmesi gereken ve bildiğimiz kuralları revize etmemiz gereken bir kuşak. Sabırlı olurken, anlamaya çalışmalı ve hızla adapte olarak uygun bir şekilde işleri delege etmeyi bilmeliyiz. Çalışan deneyimine odaklanmanızı ve gerekli ön çalışmaları yaparak konu ile ilgili aksiyon planlarınızı hızla almanızı şiddetle tavsiye ederim.

Tabii biz bunu ne kadar yapabiliyoruz bizim ofistekilere sormak lazım! Terzi söküğünü dikemez diyerek olası tüm itirazlara bir çıkış yolu bulur muyum dersiniz?

Patron yine geri dönmedi!

Kendi şirketimi kurup, herkesin tabiriyle patron olmadan önce benim de 18 yıllık bir çalışan deneyimim oldu. Kimi büyük uluslar arası firmalarda kimi ise orta ölçekli firmalarda. İş yapma şekilleri şirketin büyüklüğüne göre değişse de, değişmeyen tek şey “patron gerçeği” idi. Ama firmanın başındaki en büyük patron, ama doğrudan raporladığım benden sorumlu olan patron. Patron patrondu!

Eminim hafta başında planladığınız yapılacak iş listenizin, patronun odanıza girmesi, hatta odasına çağırması sonucunda sürekli değişmesinden şikâyetçi olduğunuz durumlar olmuştur. Patronunuzun isteklerinin listeye en tepeden girmesiyle, sizden başka işler bekleyen diğer partilerin öncelik sıralamasında aşağılara düşmesine, ertelemelere mutlaka neden olmuştur. Sonuçta da her şeyi zamanında bitirebilmek için belki de fazla mesaiye kaldınız ya da arkadaşlarınızla buluşmanıza geç kaldınız.

Sıklıkla yaşanan diğer bir durum ise, patronun isteklerini zamanında yapmanıza rağmen, geri dönüşlerinin aynı hızda olmamasıdır. Maili gönderirsiniz, dosyayı teslim edersiniz ve bir yorum alabilmek için beklemeye başlarsınız. Bu sürecin çok uzadığı ve bu uzayan süreç içinde sizin hüsrana uğradığınız da mutlaka olmuştur. Ve kendi kendinize düşünürsünüz; “Madem bu kadar acil değildi o zaman neden istedi? Zaman verseydi daha düzgün yapsaydım, ya da diğer işleri aksatmasaydım. Boşa zaman harcadık.”

Ben madalyonun öbür tarafını ancak patron masasına geçtiğimde anlayabildim. Onu da emin olun hemen anlamadım. Bir süre sonra bu analizi yapabildim.

Bu yaşanan süreçlerin nedeni çok basit: patron zamanı ile çalışan zamanı aynı değildir!

Çalışan çoğu zaman kendisi için verilen haftalık ya da aylık öncelikler ile çalışır. Hedefleri bellidir ve küçük dilimler halinde değerlendirir; günlük, haftalık dilimler. Zaten performans değerlendirmesi yapılabilmesi, işlerin sürdürülebilmesi için de bu şarttır.

Oysa patron hep büyük resim ile uğraşır. Çalışan için büyük olan öncelikler, patronun penceresinde bazı anlar gelir önemsizleşir. Bu önemsiz oldukları anlamına gelmez, sadece o an için önemsizleşebilirler, çünkü belki de çalışanın uzun vadeli çıkarları için patronun o anda çözmesi gereken bambaşka bir sorun vardır. Bu maaşların ödenebilmesi için alınacak kredi işlemlerinden, yeni projelerin sözleşmelerine, çalışanın daha verimli çalışması için alınacak ofis mobilyalarına kadar uzayıp gidebilir. Ama bunların çoğunu patron o an çalışana söyleyemez. Sadece “bakamadım” der, ya da “henüz bir gelişme yok” der.

Uzun lafın kısası, patronunuzla böyle bir durumda kaldığınızda hemen kızmayın. Kendinizi değersiz de hissetmeyin. Sabırlı olun, empati kurmaya çalışın ama en önemlisi siz çalışmaya devam edin.

Patron iseniz, çalışanlarınızı mümkün olduğunca bilgilendirin. Her zaman her şeyi söylemeniz mümkün değil elbet ama onların içini rahatlatacak kadarına gayret gösterin. Az tepki bile hiç tepkiden iyi olabilir bazen.