Home

“Babam ne zaman böyle bir insana dönüştü? Yoksa hep böyleydi de ben mi şimdi fark ediyorum?”

Alejandro Zambra Alejandro Zambra’nın Eve Dönmenin Yolları adlı kitabından alıntıladığım bu satırlar, aslında kitabın bana verdiği temel mesaj konusunda önem taşıyor. 1975 doğumlu Şili’li yazar bu kitabında hem döneminin politik olaylarının insanların hayatına yansımasını hem de bir çocuğun (kaç yaşında olursa olsun çocuğun) ailesi ile yüzleşmesini ve kabullenişini anlatıyor. 145 sayfalık roman bir çırpıda okunuyor. İlk başlarda biraz sabun köpüğü hissi veren kitap sonrasında ebeveynlerle olan ilişkiye biraz daha damardan bir giriş yaparak hakkında iki satır yazmama neden oldu. Ve zihnim şu soruyla meşgul oldu; ebeveynlerimizi ne zaman sadece anne ve babamız olarak değil de birer bağımsız birey olarak görmeye başlarız? Yine alıntılayalım; “Aslında anne babamızın bir tipi olmaz. Çünkü onlara doğru dürüst bakmayı asla öğrenmeyiz.”

Kendi adıma bunun erken yaşlarda olduğunu söyleyebilirim, ben şanslıydım. Çünkü bu görüş benim bağımsız bir birey olmamı kolaylaştırdı ve hızlandırdı. (Ya da ben mi öyle sanıyorum? Takdiri beni yakından tanıyanlara kalsın bakalım.)

Kitap aile olmanın getirdiği zorluklar kadar yükümlülüklere de odaklanmış. İster istemez bu durum bizim toplumumuzun beklentilerini de düşündürdü. Türk toplumunda kişi doğar, okula gider eğitimini alır, mezun olur iş sahibi olur, evlenir ve çocuk sahibi olarak kendi ailesini kurar. Ancak kendi ailesini kurduğunda bağımsız bir birey olarak kabul edilir. Bunları da ne kadar çabuk yaparsa o kadar iyidir. Bu süreç içinde pek çoğunun ne istediğini, nasıl olmak istediğini düşünme ve karar verme şansı da yoktur.

Diyorum ya ben şanslıydım, kendi tercihlerimi yaptım.

Ancak kitap öte yandan her çocuğun günün birinde ebeveynlerine benzeyeceğine de dokunuyor. Ne kadar istemesek de günün sonunda eleştirdiğimiz özellikleri kendi üzerimize yapışmış bulacağımızdan…

Eh bu konuya bir kere girince ister istemez benzer temalarda pek çok şey karşıma çıkar oldu. Üstelik de Like Father Like Sonannemle birlikte, Like Father Like Son (2013 Hirokazu Koreeda) seyrettik. 2014 Cannes Film Festivalinde gösterilen film bir babanın oğlu ile olan ilişkisi üzerine kurulu. Ve yetiştirdiğiniz mi, doğurduğunuz mu sizin çocuğunuzdur sorusunu sorarken, ebeveynliğin duygusal boyutlarını tam bir Japon disiplini, ciddiyeti ve mesafesiyle sorguluyor. Filmde iki ayrı aile ve iki ayrı ebeveyn tavrı sergileniyor.

Elbette yolları bir şekilde kesişecek ve başroldeki adamımız kendisini babasıyla olan ilişkisi üzerinden sorgulayacak. Neyse ki Japon kültüründe vıcık vıcık duygusallık yok, yoksa bu konu pek güzel lastik yapılabilirdi. Yine de 2 saatlik film tüm ciddiyetine rağmen akıp gidiyor.

Film boyunca elbette babamla ilişkimi düşündüm. (Annem yanımdaydı ve gayet güzel bir ilişkimiz var, sorgulama sırası onda değil henüz) Yine tekrarlayacağım şanslıydım, babamın mesafeli tutumunun altında yatan nedenleri oldukça erken yaşta öğrenmiş ve bağımsız bir birey olan babamın bazı tercihleri yapma hakkını haklı görmüş ve kabullenmiştim. Ne bir kırgınlık ne de kızgınlık, travma kaldı geride. Filmde (bu biraz film hakkında bilgi içerebilir, kusura bakmayın ama yazmak zorundayım) bir babanın, çocuğu 6 yaşında bile olsa özür dilemesinin ve gerçek duygularını paylaşabilmesinin önemini seyrediyorsunuz. Çocuklar aptal değildir. Hatta pek çok yetişkinden daha anlayışlıdırlar, henüz kavramlar ve algılar arasına hapsolmamışlardır ve gerçekten kalpleriyle düşünürler. Bunu göz ardı etmemek lazım.

20131024_48h_sonEvet, mantık kadar, disiplin kadar duygular da olmalı ebeveyn tavrında. Anne ve babalarımızın da duyguları var ve onlar da bağımsız bireyler olarak zor anlar yaşarlar. Oysa onlardan hep güçlü olmalarını, bize her daim destek olmalarını, superman gibi her şeye yetişmelerini ve asla yıkılmamalarını bekleriz. Yaş ilerledikçe yaşlanan ve yaşlandıkça belirli fiziksel fonksiyonları artık belki de gerçekleştiremeyen ebeveynlerine karşı ne hissediyor, onlara nasıl yaklaşıyorsunuz?

Annem bir süredir daha az duyuyor. Az bir gerileme var ama var. Geçen yaz evime bir cırcır böceği musallat olmuştu. Salonda koltuğun altında, hatta içinde olduğunu biliyor ancak onu bir türlü oradan çıkartamıyorduk. Ben sesinden delirirken annem varlığını bile hissetmiyordu. Üstelik sesini duymadığı için varlığını ispat da edemiyordum. Yine de ben ofise gittiğimde koltuğu balkona çıkartıp havalandırmış, bir umut ben geldiğimde balkondan doğaya kendini bırakmış olacağını beklemişti. Ne yazık ki cırcır böceği ben geldiğimde can hıraş cırlamakla meşguldü! Bu, böyle anlatıldığında elbette insanın yüzünü gülümsetiyor, oysa ben ilk kez o zaman annemin yaşının ilerlediğini fark etmiştim. Garip bir histi. Roller değişecekti demek artık. Oysa o güne kadar biz annemle yaşıttık!

Önce sinirlendim, evet evet, yaş almasına sinirlendim. Olacak iş mi? Bir süre bu his ona karşı tahammülsüz hatta belki de sert davranmama neden oldu. Üzgünüm… Ama ne zaman ki onun yaş aldığını ama hala pek çok şey paylaşabildiğim canımın içi annem olduğunu kabullendim, işte o zaman roller gerçekten değişti. Ve bu rol değişimini kabul etmek zor olsa da şimdi çok mutlu oluyorum. Hani belki de benim için bugüne kadar yapılanları geri ödeyebilme şansı gibi.

Hemen bu duygulara paralel bir başka film bu geçtiğimiz bir iki günde karşıma çıkıverdi. Amour – Michael amourHaneke 2012. Bu defa bu duygular anne-baba arasında yaşanıyor, karı koca olarak. Yine 2 saatlik bir film ve yine sizi kendi hayatınıza dair pek çok farklı anıya gönderecek ve sorgulatacak bir film. Neyse ki Haneke’nin tarzı sayesinde vıcık vıcık bir durum yok, yine ciddi, yine mesafeli. Hatta eleştirilerini okurken bir izleyicinin “aşk adı konulan bir film nasıl bu kadar duygusuz çekilebilmiş” yazdığını görünce çok şaşırmıştım. Film duygusuz değil, duygu sömürüsüz bence. Sevginin mutlaka şekilsel ya da yüksek sesle yaşanmayacak bir şey olduğunu söyleyen, derinlerde yüzen bir film.

Babam 1991 yılında kanser oldu. Sonraki yıllar bizim aile için oldukça farklıydı ancak sanırım en büyük değişimi annem yaşadı. Tüm o yıllar boyunca babamın yanından ayrılmadan, onu rahat ettirmeye çalışarak. Kendi hayatından vazgeçerek pek çok an. Annemin günlerce babam ile hastanede kaldığını biliyorum, ben ise kardeşime bakmaya çalışırdım o sıralarda. Ne kadar farkında olarak olup bitenin tartışılır. Ama geriye dönüp baktığımda, her ne kadar o zamanlar belki de birbirimize kızmış olsak da, ailede gerçek bir sevginin hakim olduğunu görüyorum şimdi.

Screen-Shot-2012-05-14-at-11.48.01-AMFilm eşlerin böylesi zor zamanlarda ne yapabileceğini, bu durumu nasıl atlatabileceğini veya çocuklarına nasıl atlatıyormuş gibi yapabileceğini sergiliyor. Filmi seyrederken bir ebeveynin kendi içinde fırtınalar koparken belki de çocuklarını duygusal olarak korumak adına neler yapabileceğini de düşündüm.

Siz anne babanızı duygusal olarak korumak adına neler yapıyorsunuz, ya da neler yapabilirsiniz?

Türkiye’de yaşam süresi ortalama 75 yıl günümüzde. Kadınlar 78, erkekler 71 yıl yaşıyor. Eskiden bu 60lar civarındaydı. Yaşam süresinin uzaması ile birlikte artık yaşlılık nedir, beraberinde neler getirir, hayat standartı nasıl korunabilir ve belki de en önemlisi yaşlılık hastalıkları nelerdir ve nasıl başa çıkılır konuları artık gündemimizde. Hala yeterince değil ancak artık belirli ürünlerin (yaşlı bezleri gibi) daha görünür olması, yaşlılık hastalıklarının (Parkinson, progeria gibi) daha fazla konuşulması söz konusu. Evet gençler nüfusun önemli bir kısmı ve yaşlı nüfus (65 yaş ve üzeri) hala %7ler civarında, ancak bu oran %10’u bulduğunda toplum yaşlanmaya başlamış kabul ediliyor ve Türkiye’nin 2023’de %10’u yakalayarak yaşlı nüfus yapısına sahip ülkeler arasına gireceği tahmin ediliyor.

Uzun lafın kısası, öncelikle yaşlılığı anlamaya kendi ebeveynlerinizden başlayın, birey olarak kabul edin, çözüm üretin, anlayışlı olun, sevin. Sonra sıra size de gelecek…

Reklamlar

2 thoughts on “BABAM NE ZAMAN DÖNÜŞTÜ?

  1. İşte bir kitabın güzelliği, kişiyle arasındaki özel ilişkinin yansıması. Filmler de Zambra’yı tamamlamış. Eline sağlık.
    Sen ebeveynler, onlarla ilişkimiz ve hepsinin üstünde bireyselliğimiz açısından ele almışsın hikayeleri. Tespitlerine katılıyorum. Benzer hissiyatlardan geçiyoruz.
    Eve Dönmenin Yolları’nda ben ‘evlat’ kısmının bakış açısının basit ve sadeliğine, kusursuz gerçekliğine takılı kaldım sanırım. Kusursuz çünkü ne görüyor, hissediyor, yaşıyorsa çocuğun doğrusu o. Anne-baba-çocuk ilişkisinin eşsizliğini de bu tanımlıyor. İyi ya da kötü değil, neyse o olmasını.
    Bu da dediklerini tamamlıyor sanırım. Ebeveynlerden kopamamış olmakla (kendini hala anne ve/veya babayla bir sanmak) ebeveynlerden ayrılıp kendi başına varolabilmek. Nerden geldiğini, kim olduğunu göz ardı etmeden, ama safi ondan ibaret olmadığını bilerek.
    Bir de kardeş faktörü vardı, ordan da malzeme aldım. Kitabı konuşuncaya kadar bir daha okuyabilirim.
    Eline sağlık.. 🙂

  2. aslında bu kitaptan yola çıkarak bu aile konusu etrafında pek çok yazılıp çizilebilir. kardeş de onlardan biri ama dönem olarak ben de ebeveyn ön plana çıkmış demek ki. zaten geçen gün de konusu geçmişti, acaba şartlar farklı olsaydı??? yok yok cevabım hala hayır! 🙂

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s