Home

tanizaki ve coelhoŞöyle rahat okunan, hikayesi okuyucuyu içine alan, biraz da derine dokunan bir kitap okumak isteğiyle yola çıktım. Başımıza son zamanların en canavar okuyucularından kesinlen bir arkadaşımın da listesinden öncelikle Tanizaki’nin Naomi’si girdi radara. O biter bitmez yine iyi bir okuyucu olan başka bir arkadaşım ofiste masama Paulo Coelho’nun Aldatmak’ını bırakmasıyla, aynı hızla devam ettim okumaya. İlişki ve sevgi üzerine iki farklı kültür, iki farklı yazar ve iki farklı duygu…

Japonya, son zamanlara kadar kültürünü hiç merak etmediğim, seyahat programıma almayı hiç düşünmediğim uzak bir diyardı benim için. Sonra Haruki Murakami ile tanıştım. O başka bir yazının konusu olacak kadar derin ve özel, ancak Japon kültürünü merak etmem ve biraz daha derine inmem konusunda ilk tetikleyici olduğunu söylemem lazım.

Tanizaki 1886-1965 yılları arasında yaşamış ve Naomi’yi de Büyük Kanto Depreminden (1923) sonra 1924’de yazmış. Yazarın yaşadığı dönemin, yaşadığı coğrafyanın ve kitapların yazıldığı tarihlerin, karakterleri, hikayeyi ve yazarı daha iyi anlamak ve öncelikle daha doğru bir analiz ve sonrasında da eleştiri yapabilmek adına çok önemli olduğunu düşünüyorum. Naomi’de,  deprem sonrası Tanizaki’deki değişimleri ve hayatının sorgulamalarını görüyorsunuz. Bu anlamda Japon geleneksel kültürü ve Batı kültürünün çatışması gözler önüne seriliyor.

Kitabın konusunu Japon ve Batı kültürü arasında kalan Japon bir çiftin farklı ilişkisi olarak özetlemeye çalışmak ise kitaba ve Tanizaki’ye ve bence kitabı okuyacaklara büyük haksızlık olur. Kitap kültürler arası farklılıkları, kadının toplum içindeki yeri, geleneklerin davranış ve tercihler üzerindeki etkileri ve takıntıların ilişkiler üzerindeki etkisi gibi pek çok konuya usta bir edebi dille değiniyor.

Kitabı bitirdikten sonra okuduğum eleşirilerde en çok dikkatimi çeken başroldeki kadına karşı yöneltilen loveofanidiot tanizakisuçlamalar oldu. İnsanların bildikleri doğrular dışında hareket edenlere karşı olan tahammülsüzlüğü bir kez daha çarpıcı bir şekilde karşımdaydı. Farklılıklara ve hatta değişimi göze alanlara, cesaret edenlere karşı duyulan belki bir nevi kıskançlık ve öfke gizli diye düşündüm bu eleştirilerin altında. Acımasızca böyle de olur mu canımlar vardı eleştirilerde.

Ben kimsenin kimseyi durduk yerde eleştiremediğine inananlardanım. Birisinde bir şey görüyorsak o bizim de içimizde olduğu için görüyoruzdur. Bizim bilmediğimiz bir şeyi göremeyiz, sadece bildiklerimizi görürüz. (araştırma işi yaparken en çok kullandığım mottolardandı, hala şiddetle inanıyorum) bu durumda yapılan her eleştirinin altında bence kişinin kendi kendine yaptığı bir eleştiri gizlidir. Ya biz o yollardan geçmişizdir (ki bu durumda bu kadar sert eleştirmemiz mümkün değildir) ya da zaten o durum bize ayna tutmaktadır. O zaman bir kitabı eleştirmeden önce bir nefes alıp neden öyle hissettiğimizi düşünmemizde fayda var. Ben eleştirileri okurken eleştirenlerin duygu ve ilişki durumları hakkında pek çok ipucu elde ettim.

Bu nedenle Naomi’de de pek çok şey bulacağınıza eminim. Oldukça sıradışı, kışkırtıcı bir yapısı var aktarılan senaryonun. Bu arada bir dönem dizi olarak çekilmiş kitap, onu da not etmeden geçmeyeyim.

Hemen peş sıra okuduğum Aldatmak ise bir nevi kişisel gelişim kitabı gibi idi. Elbette ilk söyleyeceğim şey eğer kitabı Paola Coelho yazmasaydı bu kadar satar mıydı ve ben de elime alıp okur muydum? Bu anlamda sadakat, uzun süreli ilişkiler ve aldatmak üzerine oldukça klasik konulara değinen bir kitap. Dili akıcı mı akıcı, rahat okunuyor mu okunuyor ama bana ekstra bir şey kattı mı hayır. Ama ölesiye eleştirir miyim ona da hayır. Olasılıkla yazar enteresan bir dönemden geçiyor dedim kendi kendime. Ya da yaratıcılığında belli bir noktaya geldi. Bunu ancak sonraki eserlerini gördükçe değerlendirebiliriz. Ancak yine eleştirileri okuduğumda oldukça acımasız eleştirilerle karşılaştım; bu yazara bu yakışmış mı, ondan çok daha iyisi beklenirmiş, bu nasıl büyük bir hayalkırıklığı imiş…. ben açıkcası bir kitabı yazıp da yine de binlerce kişinin okuyup bir şeyler alacağı şekilde toparlayabilen herkese saygı duyuyorum ama elbette artık kamuya mal olmuş kişilerden beklentimiz büyük oluyor ve bu karşılanmayınca böyle öfke krizleri geçirenler de oluyor.  Bunu da anlayabiliyorum her ne kadar kimseye karşı bu kadar öfke beslemenin ve dışa vurumunun bugüne kadar bir yararı olduğunu görmemiş olsam da. (kendim dahil, acı tecrübelerle öğrendim)

Ancak eleştirileri okurken tecrübenin ne kadar önemli olduğunu gördüm. Pek çok kişi eğer benzer bir durumda kalmadıysanız veya tanık olmadıysanız bu kitabı anlamanız mümkün değil diye yazmış. Açıkcası ben de aynı şeyleri düşündüm. Yüksek empati gerektiren bir kitap. Buna hazırlıklı olun okumaya karar verirseniz. Ama fikrimi sorarsanız, kafanızı boşaltmak, kolay ve akıcı bir şeyler okumak ve sonrasında size belki düşünecek bir iki konu bırakacak bir kitap istiyorsanız ve zamanınız varsa okuyun derim. Ama Simyacı kadar da yüksek beklentileriniz olmasın!

İlişkiler kişiye özel ve hassas bir konu ama beynelminel o kadar konu var ki. Herşeyi bir tek biz yaşıyoruz, bir tek bizim başımıza geliyor diye düşünmek en büyük yanılgı. Her duygu ve her senrayo binlerce kez daha önce yaşandı ve tecrübe edildi. Biliyorum kendi başımıza gelmedikçe akıllanmamak gibi bir huyumuz var ama herşeyi de bire bir yaşamak şart değil. Okumak bu anlamda en kolay tecrübe edinme yöntemi. Sırada güzel bir kitap var, bitince yazacağım.. size iyi okumalar.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s